İnsanı yaşamdan soğutan hislerin başında gelecek korkusu ve bunun yarattığı kaygılar var. Önüne geçilemeyen, nefret edilesi bir duygu bu. Ne yaparsanız yapın, kendinizi düşünmekten alıkoyamıyorsunuz..
Mutlu olmanızı gerektiren tüm unsurlar bir araya gelmiş gibi görünür bazen. Bunu yerle bir edebilecek güce sahip, kendi kafanızın içinde yarattığınız senaryolar sonsuz bir rahatsızlık duygusunun fitilini ateşler. Buna karşı yapılabileceklerin sayısı maalesef çok azdır.
‘Günü yaşamak’ ‘Anı yakalamak’ gibi sloganlar dile kolay.. Bazılarının bunu söylemeye cesaret bile edemediğine eminim. Söyleyip de hakkını vererek uygulayanların sayısının ne kadar az olduğunu vurgulamaya gerek bile yok..
Yaşanmamışla sorunumuz var. İleride neler yaşayacağımızı, neler yapacağımızı, nerede olacağımızı bilmeye ihtiyacımız var. Sabit kalamayacağımızı biliyoruz çünkü.. Tüm bunların çaresini fallarda bulanlar, karanlıkta karanlıkta el yordamıyla bir şeyler yapmaktan korkuyor olabilir mi? Geleceğe ilişkin bir çift güzel söz duymanın bir zararı yok belki de. Ancak asıl hata, hayatı buna göre şekillendirmekle başlıyor.
Geleceğe ilişkin kaygımız onun bizden güçlü olmasından ileri gelir. Çok kötü bir sabaha uyanabiliriz. Elimizde olmayan şeylerin acısını en derinlerimizde hissedebilir ve hiç bir şey yapamamanın acısıyla kıvranabiliriz. Geleceği kontrol edemeyeceğinin bilincinde olan ve bunu bir rahatsızlık unsuru olarak algılayanların hayatta kendilerine verdikleri en büyük zararlardan biri de bu aslında.. Fakat ne ironiktir ki, geleceği yönetme çabaları dozunda olduğu sürece bazı başarıların ve çeşitli edinimlerin de yolunu açabiliyor.
İtalyan bir atasözü ‘Yaşayan görür’ der. ‘Ne yapalım yani?’ diyerek bir şey yapmamak işin kolayına kaçmak olsa da, neticede yaşayıp göreceğiz..
Yazan : Büşra Sayım
Benzer yazı bulunamadı.