İster gönüllülük esasına dayalı olarak çalışılan bir kurum için olsun, ister para karşılığı emeğimizi sunduğumuz bir işyeri olsun, isterse vatandaşı olduğumuz devlet olsun, kurumsal bağlılık veya sadakat son dönemin en popüler konularından bir tanesi.
İsminden de anlayabileceğiniz gibi, bu kavram, içerisinde bulunduğumuz kurumun çıkarlarını savunmamızı ve duygusal olarak da onunla bir bağ oluşturmamızı ifade ediyor. Yani özünde, insanın ihtiyaç duyduğu düşünülen ve bir zümrenin, grubun veya oluşumun üyesi olma, aidiyet duygusunu tatmin etme eylemini sağlamayı amaçlayan bir yönelim, teori.
Kurumlar yapıları gereği tüzel kişiliklere haiz yapılardır. Sahiplerinin ve çalışanlarının çıkarlarını gözetmek, onların amaçlarına uygun yöntemler izleyebilmek amacıyla çeşitli şekiller edinebilir, çeşitli yollara sapabilirler. Bunu gerçekleştirebilmek için de, belli bir plan, strateji ve yöntemler dizisini ortaya koymaları gerekir.
Ancak oldukça saygıdeğer bir amaçla hayata geçirilen kurumlar, doğumlarının ardından görece kısa bir süre sonra amaçlarından sapmaya ve ürettikleri değerleri paylaşmakta sıkıntı çekmeye başlarlar.
Nasıl ki çalışanları kuruma fayda sağlayıp onu büyütmeye çalışırlarsa, kurum da çalışanlarına iyi bir hayat tecrübesi sağlamaya çalışmalıdır. Fakat kurumun gelecek planlamasını gerçekleştiren ortak ve sahiplerin, kuruma gereğinden fazla verdikleri önem ve zaman içerisinde beyinlerinde yeşeren muhafazakarlık ve değişime kapalılık, kurumun zalim bir kişiliğe dönüşmesine sebep olur. Yüzlerce kişiye ekmek verdiği söylenen kurumun, yüzlerce kişinin de ekmeğini yediği nedense göz ardı edilir.
“İşte, sevgili kardeşlerimiz, madem ki bizim İtalya gezilerine çıkabilmemiz için sizin ter dökmeniz gerekiyor, dökün bakalım, cehenneme kadar yolunuz var.”
Paris ve Londra’da Beş Parasız, İthaki Yayınları – George Orwell
İşte bu noktada, çalışanların duruma uyanmamalarını sağlamak için, kurumsal bağlılığa başvurulur.
Kurum içerisinde istediğini alamayan bir çalışanın görevine kendisinin son vermesi, işveren tarafından adeta utanç duyulacak bir durum olarak çalışana yansıtılır. Kurumunu yarı yolda bırakarak kişisel düşüncelerinin peşinden gitmekle itham edilebilen bu çalışandan daha zavallı kim olabilir dünyada? Elbette ki henüz rüyadan uyanmamış olandır.
Bir çalışan nasıl ki kuruma kar sağlamıyorsa veya pozisyonu artık günün şartlarında gereksizse işten gönül rahatlığıyla çıkarılabiliyorsa, çalışana kar sağlamayan bir kurum da onun geçmiş sayfalarında yer almalıdır.
Tüzel bir varlığın, gerçek varlıkların üzerinde bir konuma sahip olması ne kadar acı ve ne kadar mevcut bir durumdur. Öyle ki günlük hayatımızda emeklilerin hem maddi hem de manevi olarak yaşadıkları sorunların kaynağında da yine bu tüzel varlık yer alır. Kişinin yaşamını hunharca tüketen kurumlar, limonun sıkılacak suyu kalmadığında, sus payı olarak kişiye cüzi bir emeklilik maaşı vermeyi uygun bulurlar.
Maddi olarak bir miktar tatmin edilen bu insancıklar, manevi olarak tam tersi yönde bir gelişim gösterirler. Bir çoğu boşluk ve faydasızlık hissi ile boğuşur, ilgilenecek konu bulamazlar. Sanki hepsi, kendilerini hayatlarının merkezine koymayı unutmuş gibidirler. İşlerini, eşlerini ve çocuklarını merkeze alarak, iç seslerinin kendine haykırdığı “bir ömrü boşa verdin, dua et de mezarına gelecek birileri olsun” cümlesinden ölesiye korkarlar.
Korkunun ecele faydası yokmuş derler ya, o an gelir çatar. Elde kalan tek şey, bir tomar maaş bordrosu ve emeklerinizle kazandığınız mirasınızla tatil yapacak, arabalar alacak bir kaç hayırsız olur.

Benzer yazı bulunamadı.
afer.in güzel.
Özellikle fotoğraflardaki ironi çok anlamlı.
Elinize sağlık.
Benzeri bir yazı da şu linkte var;
http://ankakedisi.com/yorum/mutluluk-dolu-modern-hayat/
okumadığım için yorum yapamayacam. Özgünüm.