Birçok karmaşayı, yeni dönemin başlangıç telaşlarını, ne yaparım ne ederim sorularını, kısacası kafamı kurcalayan ne varsa geride bıraktım; kulaklarımı her şeye tıkadım. Gördüklerimi görmezlikten geldim; sadece bavul, birkaç bikini, havlu, bir iki elbise ve hava serinse diye yanıma alacağım bir hırkayı görüyordu gözüm.
Bavulumu kaptığım gibi yollara düştüm. Yaz sezonu kapanıyordu. Çoğu yer içinse çoktan kapanmıştı, malum eylül ayının sonlarına geliyorduk. Bundan sonra bana göre kasvetli, kapalı alanlarda geçmek zorunda olan, depresif sonbahar hızla geliyordu. O gelmeden yazın son demlerini de doyasıya yaşamak lazımdı.
Bu kez rotamı güzelim Edremit Körfezi’ne çevirdim. İzmir’den yola çıktım ve önümde iki seçenek vardı güzergah olarak. Daha çok yer görmek amacıyla Çandarlı ve Dikili üzerinden Artur’a gitmeye karar verdim. Menemen, Aliağa, Çandarlı, Dikili, Ayvalık, Gömeç ve sonunda Karaağaç göründü. Yol boyunca üzerleri zeytin dolu zeytin ağaçları, zeytinyağı fabrikaları beni yalnız bırakmadı.
Konaklayacağım yer olan Artur, özel mülkiyete ait iki bin ayrı konuttan oluşmuş Avrupa’nın ikinci büyük tatil köyü olma özelliğini taşıyor ve Burhaniye ilçesinin bir köyü olan Karaağaç’a bağlı. Gitmeden önce özellikle hakkında pek bir araştırma yapmamıştım sürpriz olsun diye. Açıkçası bu kadar güzel bir yer beklemiyordum. Bembeyaz villaları, Güvercin, Gemiyatağı ve Martı olmak üzere üç ayrı koyu, muhteşem manzarası, yemyeşil zeytin ve meşe ağaçları, bol oksijeni ile bir rüya gibiydi burası. Gün batımında ayrı güzeldi.
Bir tatil köyünden çok küçük bir kasabayı andırıyor marketi, açık hava sineması, camisi, spor kompleksleri, havuzu, manavı, fırını… Burada evleri olanlar ilginçtir ki daha çok Ankara ve İstanbullular. Halbuki İzmir sadece iki buçuk saat uzaklıkta. Etrafta da gezip görülecek o kadar çok şey var ki. Ayvalık 20 km uzaklıkta bulunuyor ve başka bir düş görmemi sağlayan Ören ise çok yakın, en fazla yarım saatlik bir yolu var.
Yaz sezonunun kapanmasından olsa gerek sabahları o müthiş manzaraya uyanıp aşağı baktığımda upuzun koyda insan tek tük. Havlumu kaptığım gibi kendimi atıyorum kumsala. Ancak denize girmem o kadar da kolay olmuyor, zira su buz. Pırıl pırıl sulara daldığımda nefesim kesilecek gibi oluyor. Ama çıktığımda sanki yeni doğmuşçasına bir ferahlık, zindelik hissi…
Ertesi gün Burhaniye‘ye ardından da Ören’e gitmeye karar veriyorum. Burhaniye’nin gezip görülesi bir pazarı varmış. Tam da ona denk geliyorum. Kocaman bir pazar, ne ararsanız var. Meyvelerin, sebzelerin dışında çok fazla giyecek ve ev tekstili de gözüme çarpıyor. Sonra çarşısında turluyorum şöyle bir. Çok şirin bir Ege kasabasını çağrıştırıyor bana denize yakınlığı, insanları ve merkezinin görüntüsüyle. Sonra ver elini Ören…
Ören’e vardığımda beni Kanatlı At Pegasus heykeli ve yanında da bir tabela karşılıyor: “Antik Çağın en zengin kralı Krezüs’un kardeşi Adramys’in kurduğu; limanı, anayasası, bölge mahkemeleri, hayıt ve böğürtlenli kremiyle ünlü Adramytteion kentine, Ören’e hoşgeliniz.” Ardından da anlayacağınız gibi kent adını kurucusundan alıyor. Şimdi diyeceksiniz ki Pegasus heykeli nereden çıktı? Adramytteion sikkelerinin üzerinde üç yüz yıl boyunca sembol olarak bir Pegasus figürü yer almış ve dürüstlük, alçakgönüllülük ve şiirsel ilhamın simgesi olarak biliniyormuş.
Pegasus heykelinin arkasında bulunan tarihi eserleri de inceledikten sonra Ören sahiline bakan bir çay bahçesinde dinlenme molası veriyorum. Bir yanda Kaz Dağları ve diğer yanda da Madra Dağı uzanıyor. İki dağın arasında saklı kalmış bir cennete düştüğümü sanıyorum, eğer gerçekten cennet diye bir yer varsa Ören sahilinin oralardan kopup geldiği aşikar. Karşıda bir yerlerde de bir ada görünüyor: Midilli Adası. El salladım o adaya ve o da bana göz kırptı, çünkü o da Yunanistan’dan daha çok Ayvalık sahiline yakınlığının farkında ve yüzerek gitmeyi düşündüğüm adaya vizesiz giremediğimi bilmek de biraz üzücü geldi bu cennet köşede. Sonra bu düşüncelerimden sıyrıldım ve Ören’i daha iyi keşfetmeye başladım. Burası dünyada Alpler’den sonra havasında en çok oksijen içeren yermiş, sanırım o yüzden insan daha içmeden biraz çakırkeyif oluyor. Bir de yürüyüş yolu var ki sormayın, yüz elli yıllık meşe ağaçlarıyla bezeli bir yol. Arka tarafında da oldukça düzenli bir yerleşim dikkatimi çekti. Şirin mi şirin iki katlı pansiyonları hiç de pahalı değil üstelik. Bir de sahildeki küçük bir kayalığın üstünde deniz kızı heykeli bakıyor size. Altın sarısı saçları ve kuyruğuyla hatırlatıyor size bir masalın içinde olduğunuzu. Bir de kamp alanları ve dağ yürüyüşü imkanı da varmış ancak zamanım yeterli değil şimdilik.
Bir de festivali olduğunu öğreniyorum: Burhaniye Ören Turizm Kültür ve Sanat Festivali. Bu yıl temmuz ayında 20.si düzenlenmiş ancak festivali kaçırmışım. Yine de fazla üzülmüyorum. Çünkü bu düşten uyanmak istemiyorum. Çünkü içim güzel bir hisle doluyor, tertemiz havayı olabildiğince içime çekiyorum, sanki dönüşte yanımda götürebilecekmişim gibi.
Yavaş yavaş veda vakti geliyor. Konuşuyorum bu güzel Ege kasabasıyla, tekrar görüşeceğiz diyorum. Bu kez sörf yapacağım güzel maviliklerinde, zeytinlerini toplayacağım, yaşlı meşelerinin hikayelerini dinleyeceğim. Yazın son demlerini doyasıya yaşattığı için teşekkür ediyorum ona, zeytinlerinden yapılmış zeytinyağından eve götürerek.
Nerede kalınır, ne yenir, ne içilir? Merak ediyorsanız buyurun: http://www.burhaniye-oren.com
Benzer yazı bulunamadı.
Umarım bir süre daha keşfedilmez..”Orası bizimdir bizim kalacak” gibi bir tavır değil bu..Ancak Pazar günü çevre bölgelerden gelen kalabalıkla ziyadesi ile yorucu bir yer haline geliyor güzelim yer..Bir de tanınırsa Bodrum ve Çeşme’ye olan -hatta Olimpos’a- buraya da olacaktır..belki bencilce ama ben bu halini seviyorum..
Malesef ören e keşfedilmemiş cennet demek için çok geç kalmışsınız ezgi hanım, bizim öğrendiğimiz cennet bozulmayandır, bozulmayacak olandır. Örene ilk geldiğim dönem 2001 senesinin temmuz ayıydı sanırım ve ilk gördüğüm anda tepkim aynı sizin gibiydi ‘Burası bir cennet ‘ fakat aradan sadece 2 veya 3 sene geçtikten sonra neredeyse fikrim tamamen değişti. O masmavi deniz birden kararmaya başladı, burada ne kadar nezih insanlar yaşıyor dedim gençleri şaşkın çıktı, bizim cennetleri yoketmek gibi doğuştan gelen genlerimiz var, o yüzden ben bu keşfedilmemiş cennet yazılarına karşıyım, saklı kalsın hakedenler o cennetle mükafatlandırılsın. Hoşçakalın.