Dünya’nın en sıkıcı adamı serimize ilk kez giriş yapıyorsanız, şu linkten giriş bölümümüzü okuyabilirsiniz:
Dünya’nın En Sıkıcı Adamı-Bölüm 1: Bilinmeyen Bir An
O talihsiz günün sabahında S.A. yüzüne vuran güneşin iç ısıtan ışığıyla uyandı. Penceresinden içeri izinsizce giren ışık, çaya atılan bir şeker gibi ruhunu yumuşattı, yavaşça tatlandırdı ve onu tarifi imkansız bir doyuma sürükledi. Karnımız aç olsun da yeter ki özümüz tatlı, tok ve umut dolu olsun diye geçirdi içinden.
Uyanmanın en zor yanı yataktan ilk adımı atmaktır diye bilirdi hep. Ama bu sefer içindeki his bu değildi, sorun fiziki değil de ruhani olacak gibiydi. Sanki yataktan çıkar çıkmaz ışığın doldurduğu tatlılık, altı delik kovadan damlar gibi azar azar savrulacak gibiydi.
-Beş dakika daha uzanayım be, dedi.
Beş dakika, her zaman beş dakika olmazdı. Hele de şu güzel anda, insanın kafasından binlerce yıla sığacak sonsuz farklı şey geçiyordu. Bilincin ne uyanık ne de uyuyor olduğu anlarda gerçek ile hayal birbirine karışıyor, birbiri ile çatışıyor, bazen biri bazen de öteki muzaffer oluyordu. Nihayete eremedikleri anlarda da, geri plana çekiliyor ve arkadan gelen düşüncelere yer açıyorlardı.
Çok şey düşündü, düşünmeye devam etti ve beş dakika dolunca , artık mızmızlanmak olmaz diyerek kalktı yataktan. Beklediği gibi olmadı bu sefer. Hafifçe sallandı, yamuk yumuk adımlarla ağır ağır yürüyerek banyodaki işlerini halletti. Güneş ne kadar sıcaksa, su da tam aksi o kadar soğuktu. Allah’ın hikmeti işte diye düşündü, bir yandan ısıt bir yandan soğut. Hem yarat hem öldür.
-Ama bugün yaşamak lazım, yarın ölürüz diye sesli sesli mırıldandı.
Mutfak bugün pek güzel göründü gözüne. Pazar günü diye olmasındı sakın? Kesinlikle öyleydi. Dışarısı sessizdi, cadde boş ve insanlar evlerinde gazete okuyup kovboy filmleri izliyorlardı. Ama böyle tatlı bir günü iç karartıcı haberlerle zehir etmek, beynimizi filmlerle doldurmak mantıklı değil gibiydi. Tabii bu kadar düşünmek de abesti!
Masa kahvaltılıklar ile dolunca, yanına da çay yapınca çocuk gibi mutlu oldu. Domateslerin yanakları al aldı. Hıyarlar aşklarından solmuş, renkleri yeşile dönmüştü. Tuz yavaşça dökülüyor, hıyarlara nispet ederek domatesler ile sarmaş dolaş oluyordu. S.A ne kadar tatlı hissediyorsa tabaktaki vaziyet de o kadar tuzluydu anlayacağınız.
Zaten çok kalabalık sofraları sevmezdi. Peyniri, çayı, hıyarı ve domatesi yeter de artardı. Kahvaltıdan sonra rastgele bir kitap seçer, hoşuna giden yerlerini açıp açıp okurdu, tatil günlerinde tabii ki. Eline aldığı bu kitabı da aynı şekilde şöyle bir karıştırdı, azar azar okudu. Hah, bu güzeldi işte:
“Yürekli olanlar her zaman inatçıdır.”
“Tanrı, göklerde hoşnutlukla gülümsedi: O’nun istediği buydu; her insanın, kendi yaşamının sorumluluğunu kendi eline alması. Sonuçta, oğullarını bağışların en büyüğü ile donatmıştı: Seçim yapabilme ve kendi eylemlerine karar verebilme yeteneği.”
Beşinci Dağ – Paulo Coelho
Okuduğu zamanlarda hep kendinden bir şeyler bulurdu yazılanlarda. Bu sefer de çok farklı olmadı. Kendi olmaktan hoşnuttu. Tembel, uyuşuk, hantal olabilirdi ama bu sadece kendisini ilgilendirirdi. Bazen arkadaşları onu dünyadan kopuk olmakla suçlarlardı, o zamanlarda biraz dışarıya ayak uydurmaya çalışırdı ama hemen sıkılıp vazgeçerdi.
-Şöyle güzelce dinlenmeden de bu kadar çok hareket edilir mi yahu! dedi içinden.
En güzeli öğlen vakti bir kaç arkadaşla buluşup bir yerde çay içmek diye düşündü. Genelde o mu arkadaşlarının hızına yetişemiyor, yoksa onlar mı onun ağırlığına yetişemiyorlar belli olmazdı. Yine de, biraz muhabbet yanında güzel bir çay da varsa çok değerliydi. Gırgır, şamata onu boğardı. Tadını çıkara çıkara yaşamayı, hazmetmeyi, anlamayı ve düşünmeyi hiç bir şeye değişmezdi.
Ondan beklenmeyen bir el çabukluğuyla giyindi, bir kaç arkadaşını arayıp bir buluşma ayarladı ve hafif adımlarla kendini dışarıya attı.
Devam edecek…

Benzer yazılar:
hiç özgün değil..
Haklisiniz, ozgun degil ve sıkıcı :)