Ferhan Şensoy’un TRT de dalyarak dediği yıl, aynı zamanda kafamı kurcalamaya başlayan yıldı. O zamanlar fiziksel olarak bir sübyan olsam da, aslında kimyasal olarak pek de çocuk olmadığımı anladım. Kafam bazı şeylere gereksiz(!) de olsa basıyordu. TRT bir devlet kurumuydu ve ünlü bir tiyatrocu-mizahçı o kelimeyi söylüyordu. Peki o kelime küfür müydü? Yoksa küfretmek mi mizahtı? Tabi o zamanlar search(!?) edecek bir google ımız olmadığından ben de bilmem kaç kupona edindiğimiz Meydan Larousse a bakmıştım. Şöyle yazıyordu: 1- Osmanlı kuvvetlerinde savaş anında en önde bulunan tabur. 2-silahını/kılıcını çekmiş asker..
Eee? Demek ki küfür değildi. Anlamı da buydu, ama mizah nerdeydi. İşte o zaman anladım ki Ferhan Şensoy aykırıydı! Dille oynamayı seviyordu ve bu yüzden farklıydı. Ama babam dahil büyüklerim, nedense kendisinden haz etmiyordu. Bu garip birşeydi, fakat çok sonraları yine bir devlet kanalı olan TRT’ye ve diğer özel kanallara ağzında sakız, üzerinde buruşuk bir tişörtle çıkıp, kimi zaman küfür harmanlı cümleler kuran- kuramayan, futbol yorumcuları çıkmaya başlamıştı. Gel gör ki hitap edilen aynı kitleye, bu garip değildi ve hemen benimsenmişti. İşte ben bunları düşünmeye başlamış ve tam da yoğunlaşmışken, arkadaşlarım mahalle maçına çağırdığından mütevellit herşey yarım kalmıştı.
Biraz büyüyüp, tekrar bu konu için, beynimde şeker yakmaya başladığımda anladım ki; çok acaip dönemler(miş)di yahu! Neler olmadı (olmamış) ki.
Geçmişe gidelim, çok sevdiğim oyuncu ve yazar Osman Cavcı’nın Hayvan dergisindeki bir yazısında okumuştum. Kendisinin de tanıdığı ve birlikte rol de aldığı üstad Öztürk Seregil hakkında şunları yazmıştı. Serengil filmlerindeki uslübuyla, hayatı kesinlikle ciddiye almamış, kendi dahil herşeyle dalga geçmişti. Bu tabii ki tek kaşı havadalara, gülme özürlülere ters gelmiş ve Öztürk Serengil sinemadan idealistler tarafından aforoz edilmişti.
Daha sonra sinemadan kovulan Öztürk Ağbi, gazinolarda stand up (ki ortaoyunu, meddahlık ve şovmenliği harmanladığı kendi uslubü ile) yapmaya başlamış, sahneye ilginç kostümlerle çıkıp şarkılar söylemiş, geri kalan kısımda da izleyicilere sataşmış ki kafası mizaha basmayan seyirciler de haliyle kavga çıkarmışlar. Devamlı negatif olan Öztürk Ağbi’ye göre bunlar kendiliğinden olan şeyler tabii. Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a götür yemekleri beleş diyor, yine laf soktuğu bir albay tarafından sahnede silahla kovalanıyor ve akabinde işinden oluyor. Daha neler olmuyor ki… Türkçe’yi her kelimenin sonuna J koyarak katlediyor. Tutuklanıyor, bir takım olaylar oluyor. Fakat tek kaşı havadalar üzerine gelmeye devam ediyor. Bu kez yandaş gazeteciler saldırıyor üzerine, ve ne alaka? Öztürk Ağbi “Komünistler Moskova’ya diye bağırıyor.” Kimse onu anlamıyor. “Bu adam aykırı. Bu onun üslubu” demiyor. (daha fazlası için: Yanlış Anlaşılmış Filmler-Osman Cavcı /Parantez Yayınları 2006)
Aykırılık Öztürk Ağbiyle sınırlı kalıyor mu ki? Tabii ki hayır. Aydemir Akbaş, Kazım Kartal ve Behçet Nacar cep harçlıkları çıksın diye, yatağında çırıl çıplak yatan ablalarımız Figen Hanlarla, Necla Fidelerle, Zerrin Egelillerle sevişip, göbekleriyle ilişkiye girdikleri(!) için -ki bir nesil bu nedenle yanlış öğreti alıp sevişmeyi becerememiştir- pornocu ilan edilip, görmezden gelindi. En acısı da kınandı; elbette tek kaşı havadalığı yaşam biçimi haline getirmiş bünyler tarafından.
Kemal Sunal tabuları yıkıp, Kapıcılar Kralı‘yla en iyi oyuncu ödülünü aldığında da haftalarca konuşuldu (ki o tarihe kadar o ödül bir komedyene verilmemişti). Ancak Kemal Ağbi ev kirasını ödeyemezken, tekrar tekrar filmleri tvde oynadı. Telif yasası mı? O da ne? Kimin umrunda? Sunal’ a bir darbe de RTÜK’ten geldi. “Eşşoğleşşek” biplendi, sonradan silindi. TV’de mafyalar birbirini deşerken, silahlar konuşurken ağzının suyu akarak izleyen nesile eşşoğleşşek çok görülmüştü (ki hala sürer bu). Çünkü eşşoğleşşek aykırı, yere leş sermek ise olağandı. Şu aykırılık kimsenin işine gelmiyordu.
Seçmeninden bir tabak pilavla oy alan iktidara, Levent Kırca’nın esprisi aykırı geliyordu. Aynı iktidarlara çizilen bir mizah dergisi kapağı da. Bu hep böyle sürüp gitti. “Misafir umduğunu değil bulduğunu yer” gibi bir atasözüne sahip olup, komşuluk ilişkileriyle övünmüş bir nesil olarak Yemekteyiz programı ile ergenlerin eve kapanıp dikizlendiği BBG Evleri, kaynana yarışmasından sonra ünlü olup, bir otelde kafayı çekip aşırı dozda promil ve bilimum bileşenden ölen ne idüğü belirsiz Semranım‘ın çekingen ve yine ne idüğü belirsiz evladı Ata‘nın tabutu, çok sevdiğimiz vatanımız uğruna ölen şehitlerimize ve önemli şahsiyetlerin naaşlarında kullanılan o şanlı(!) Türk Bayrağımızla sarılması son derece olağan gelirken, yine yeniden sevmediğimiz Aykırılar hep dışandı. Ahmet Tarık Tekçe ve Erol Taş kötü adamı oynadılkarı için dayak yedi, Tecavüzcü Coşkun -Coşkun Göğen yuhalandı, Nuri Alço’dan nefret edildi. Feridun Karakaya’ya hadi canım adam sende dendi. “R lere Y diyor yahu.” Buraya sığdıramadığım o kadar çok isim var ki, bunun yanısıra da unuttuklarımdan özür diliyorum.
Ve hala Aykırılar hep dışlanıyor. Çok sıkıcı, boğucu, vıcık hayatların, plesenk muhabbetlerin arasında patlayan aykırı(!) bir espri, bir ses her zaman ters geliyor. Niye gelmesin ki “Asmayalım da besleyelim mi?”, “Benim memurum işini bilir” dönemlerini savunan, yaşam standardı edinen bu yurdum insanlarına?
Hiç birşey bilmeyip ezbere konuşan neşeli salaklar ordusu, her zaman birşeylere uyanmış ve hayata simetrik bir açıdan bakan bu aykırı insanları dışlamaya, kötülemeye ve en önemlisi de istememeye devam edecek.
Belki günün birinde, sosyal bilgiler dersine bedenci, matematik dersine din kültürü hocası girmez de, pek bi abdestli olarak çevrilmiş 100 temel eser yerine çantalara Dostoyevskiler, Nazım Hikmetler, Uğur Mumcular girmeye başlar. İşte o zaman biz de aykırı, apayrı bir ülke oluruz?
Hişşşş… Hadi canım sende! Bak kaldırdım bi kaşımı havaya…

Benzer yazı bulunamadı.
100 temel eser yerine çantalara Dostoyevskiler, Nazım Hikmetler, Uğur Mumcular girmeye başlar. İşte o zaman biz de aykırı, apayrı bir ülke oluruz?
bu son cümleyi çok sevdim..
bahsettiğiniz yazarlar halihazırda 100 temel eser içerisinde.
34 – Nazım Hikmet / Memleketimden İnsan Manzaraları
83 – Dostoyevski / Suç ve Ceza
ve hatta
66 – Aziz Nesin / Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
apayrı bir ülke olmak sanırım listeyi bir kez kontrol edip bu kitapları okumakta saklı biraz da.
Barış’ın yazdığı olayı bende farkettim fakat, yazarın “pek bi abdestli olarak çevrilmiş 100 temel eser yerine…” cümlesiyle o listede ki hallerini değilde saf hallerini kasteddiğini düşündüm.
İyi de Meb bu kitapların çevirisini yapmıyor ki, sadece listede yayınlıyor; yayınevini, çevirmenini seçmek sana kalmış. Kaldı ki 100 eserin 73′ü zaten türkçe, daha da saf halini bulmak imkansız :)
Güzel yazı kanka Ellerine yüreğine sağlık…
Yazı yayınlanalı 1 hafta geçti; ama ben ancak okuyabildim! Sınavlarım başladı, zamanımı derse harcadım. Geç oldu ama 10 numara beş yıldız yazı olmuş!